Tarih: Ocak - Şubat 2006 | Sayı:İlerici Gençlik Sayı:10

SANAT ve SANATÇI NEREYE??

Uygarlık tarihinin başlangıcı diğer bir anlamda sanatın başlangıcıdır. Mağara duvarlarına çizilen insan figürlerinden tutun da, av sonrası, nasıl av yapıldığının tiyatral bir şekilde canlandırılmasına, doğadan toplanan aletlerle yapılan müziğe kadar bütün bu sanat dalları tarih boyunca insanlıkla kol kola yürümüşlerdir.


Dolayısıyla sanat insanların yaşamlarından doğar ve gelişirken, insanlığı da geliştirmiş ve etkilemiştir. Sanatın evrimi insanın evriminden farklı değildir. Sanat kimi zaman şarkıyla, kimi zaman şiirle ya da tiyatroyla her zaman alternatifi keşfetme çabasında olmuştur. Tam da bunun içindir ki Nazi Almanya’sında, Mussoloni İtalya’sında veya gericiliğin hüküm sürdüğü tüm dönemlerde sanat üretiminin önüne çeşitli engeller konmuş, daha güzeli ve daha iyiyi insanlara gösterme çabası içinde olan sanatçılara da bir çok acı tattırılmıştır. Sanat hep galip gelmiş, önündeki engelleri yenmiştir. En basit, önemsiz gibi görünen şeyleri bile, şiirle, şarkıyla, resimle, tiyatroyla halka anlatmış ya da tarihin çok kolay yutabileceği şeyleri ölümsüz kılmış, tarihin sayfalarına kazımıştır. Bu yönüyle sanat insanlık tarihine hem bugünü anlatmış hem de dünü hatırlatmıştır. 

Teslim Alınmaya Çalışılan Sanat
Sanat sadece bir tarih kitabı da değil elbette. Aynı zamanda insanoğlunun yeniyi arama ve yarına ulaşma özleminde bir silah, bir manivela görevi görmektedir. İşte tüm bu sebeplerden dolayı olacak ki iletişim olanaklarının arttığı günümüz kapitalist toplumunda sanata ve sanatçıya hükmetmek egemen ideoloji için son derece öncelikli bir görev haline gelmiş gözüküyor. 


Artık büyük sermaye kurumlarıyla, bankalarla, finans sektörüyle içli dışlı olan medya ve basın yayın kuruluşları ise sanatın ve sanatçının mevcut piyasa ilişkileri içerisinde şekillendirilmesi operasyonunda en büyük görevi yerine getiriyor. Daha dün Yapı Kredi Bankası utanmadan, “paranın saltanatını yıkacağız” demiş olan devrimci ozanımız Nazım Hikmet’in tüm kitaplarının telif haklarını alıp boy boy kitaplarını basmadı mı? Acaba biz farkında değiliz de banka patronları finans kapitale karşı savaş mı ilan ettiler? Sorunun cevabı Yapı Kredi Yayınları’nın bir tanıtım afişinde saklı galiba. Bu afişte Nazım’ın Bulgaristan’a indiği gün uçaktan inerken çekilen bir fotoğraf var. Fotoğrafın orjinalinde Nazım sosyalist bir ülkeye gelmiş olmanın coşkusuyla da olsa gerek; sağ yumruğunu havaya kaldırmış, kendini bekleyenleri selamlıyor. Bilindiği gibi sağ yumruk emeğin gücünü simgeler. Devrimciler saygı duruşlarında, toplantılarda, alanlarda hep sağ yumruklarını kullanagelmişlerdir. Yayınevi afişinde ise Nazım’ın o meşhur, o güzel sağ yumruğu fotomontajla yok edilerek kullanılmış. Nasıl bir cürret ve nasıl bir anlayıştır? 


Bu küçük örnekten de anlaşılabileceği gibi bugün sanatın ve sanatçının karşı karşıya olduğu tehdit, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar artmış vaziyette. Ölenlerin anıları tahrip edilip eserlerinin içi boşaltılırken, kalanlar da yoksulluk ve marjinalize edilme tehdidiyle karşı karşıya kalmış vaziyette.


Çok değil yaklaşık dört beş ay önce, yani, 18 Ağustos 2005’de AKP hükümeti herkesin gözleri önünde devlet tiyatrolarındaki ilerici kadroları yok etmek amacıyla, bir çok sanat emekçisini işten çıkartmadı mı? Üstelik onların yerine oluşturduğu vitrinde suni renklerle boyanmış gerici kadroları getirdi. Diğer bir deyişle patronlarımız sanat ve sanatçı üzerinde yapmayı tasarladıklarının hayata geçirmeye devam ediyorlar. Sanatı gittikçe daha sınırlı, elit bir tabakanın ilgilendiği, halktan uzak, anlaşılmaz bir noktaya taşıma çabaları, bütün kapitalist ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de devam ediyor.

Bol Reklam, Bol Yalan Bol Para...
Söz konusu soruna bütünsel bakmamız gerekiyor. Karnı tok olan, geceleri rahat uyuyabilen, “acaba yarın işten çıkartılacak mıyım” sorusunu sormayan, insanlar, sanıyorum üretmeye elverişli koşullara sahip demektir. Yüzümüzü bir de 21. yüzyıl Türkiye’sine çevirelim. Sanatı üretenlerle, halk arasında büyük uçurumlar var. Öyle ki örneğin yoksulluğun anlatıldığı bir sinema filmine, yoksul insanlar gidemiyorsa, tiyatro sahnelerinin kapıları sadece “büyük” insanlara açıksa, küçük şehirlerde, köylerde, insanlar “tiyatro ne demek?” sorusunu soruyorlarsa, yada sinemaya gittiği için  o gün yemek yiyemeyecek insanlar varsa, sanatın neye ve kime hizmet ettiğini sorgulamak gerekiyor.


Sorunun yanıtı sanırım çok zor olmayacak: Bol reklam, bol yalan ve bol para…


Bizler içinde yaşadığı topluma karşı sorumlu olan ilericiler olarak tüm olumsuzluklar karşısında sanatı burjuvazinin elinden çekip alacak güce ve donanıma sahibiz. Belki bizim çok paramız yok. Filimlerimizi çekecek stüdyolarımız, on binlerce kitabı, dergiyi bir kaç saatte basabilen dev matbaalarımız, medya plazalarımız ve niceleri... Evet hemen hiç birine sahip değiliz. Ama bizde öyle birşey var ki parayla pulla satın almak imkansız: Yaratılıcılığımız! Bizler düşlerimizin peşinden koşmaktan asla vazgeçmeyenlerdeniz. İşte bu da bizim gücümüz!

Merve İleri