Tarih: Ocak - Şubat 2006 | Sayı:İlerici Gençlik Sayı:10

EĞİTİM-SEN’İN ANADİLİ

Yirmi birinci yüz yılın ilk yarısında siyasi ve sosyal açıdan karşılaştığımız tablo ne yazık ki pek iç açıcı görünmüyor.Yaşam standartları gün geçtikçe kötüleşiyor. Bu kötüleşmeye maruz kalmamak için bizden sistemin köleliğini gönül rızası ile yapmamız ve gördüğümüz yanlışlıklara ya da sahtekarlıklara karşı üç maymunu oynamamız ısrarla talep ediliyor. Son günlerde bizi bu rolü oynamaya zorlayanların oynadıkları oyuna güzel bir örnek vermek istersek Eğitim-Sen gerçeğine bakmamız yeterli olacaktır.


Bildiğiniz gibi Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim-Sen) hukuksal gibi gösterilip aslında politik sayılabilecek bir nedenden dolayı kapatılma tehdidiyle  karşı karşıya kaldı. Buna neden Eğitim-Sen tüzüğünde “sendikanın amaçları” başlıklı ikinci maddenin “b” bendinde “toplumun bütün bireylerinin temel insan hakları ve özgürlükleri doğrultusunda demokratik, laik, bilimsel ve parasız eğitim görmesini, bireylerin anadillerinde öğrenim görmesini ve kültürlerini geliştirmesini savunur” ilkesinin içerisinde yer alan altı çizili ibareydi. Buna karşı Anayasa’nın üçüncü maddesinde yer alan “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Resmi dili Türkçe’dir” hükmüne ve “Türkçe dışında hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına anadilleri olarak öğretilemeyeceğini” düzenleyen 42. maddeye aykırı olduğu iddia ediliyordu. Bu karara karşı Eğitim-Sen yönetimi ilk önce direndiyse de bu direnişlerin yetersiz kalması sonucu kapatma kararı geçerlik kazandı.


Olaya farklı bir açıdan bakarsak anadilde eğitim maddesinin haklılığını görürüz. Şöyle ki bu ülkede milyonlarca insan doğduğunda ilk duyduğu kelime Türkçe’den önce Kürtçe bir kelime olmakta. Özellikle doğu illerinde okula gitme oranlarının düşüklüğü düşünülecek olduğunda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kimliği taşıyan pek çok insanın hayatında Türkçe’nin çok az bir yeri olup kendi kültürel ve ulusal kimlikleri olan Kürtçe’yi kullanmakta olduğu anlaşılacaktır. İşte bu haksız politikayı önlemek için anadilde eğitim hakkını savunmak asla suç olamaz. Aksine buna karşı olmak bir suç sayılmalıdır. Çünkü düpedüz ayrımcılık olmaktadır. 


Eğitim-Sen’e ek olarak bazı siyasi yapıların da tüzüğünde anadilde eğitim maddesi bulunmakta; eğer Türkiye iddia edildiği gibi demokratik bir hukuk devleti ise klasik burjuva demokrasisinin en temel ve en klasik haklarından birisi anadilde eğitim hakkını sindirebilmelidir. Diğer bir nokta ise Eğitim-Sen’in açılan bu haksız davalar karşısında tüzüğünü değiştirmesidir. Eğitim-Sen Genel Başkanı Alaaddin Dinçer kararı “Örgütün açık kalmasını sağlamak zorundayız” diyerek savundu. Daha sonraki açıklamalarında ise AİHM’e başvurduklarını ve çıkacak kararın lehlerine olacağını eklemiş. Dikkat çeken diğer bir sözü ise çıkacak karardan sonra bu haklı maddeyi daha kararlı olarak savunacaklarını söylemesiydi. Fakat neden bu kadar geniş kitleli bir sendika bu kadar haklı bir maddeyi geri çekmek zorunda kalmıştı? 


Karşımıza iki temel sebep çıkamaktadır. Bunlardan ilki 12 Eylül darbesinin insanlar ve kurumlar üzerindeki geçmişten günümüze kadar uzanan olumsuz etkileridir. Darbe halkın ileri, bilinçli evlatlarını ya hapislere tıkmış ya da katledilmiştir. Böylece siyasi oluşumlar başsız bırakılmaya çalışılmış, birçok insan siyasi görüşlerinden dolayı çirkin muamelelere ya da işkencelere maruz kalmışlardır. İşte bu insafsız ve faşist saldırılar o dönemde yaşayan birçok aydın insanın sindirilmesine neden olmuştur.


İkinci neden ise sendikanın içindeki tabana yabancı politikadır. Nasıl temelleri sağlam olmayan bir bina hafif bir depremde bile yerle bir olursa, bir sendikanın da tabanla uyuşamaması işte böylesi ufak sarsıntılara da dayanıklı olamamasına neden olur. Fakat bu kadar fazla üye barındıran bir yapı içerisinde belki de böylesi eksiklikleri yadırgamamak lazım. Elbette ki böyle bir maddeyi tüzüğe koymak ve savunmak da belli bir cesaretin göstergesidir.


Maalesef günümüz Türkiye’sinde dayanışma ve mücadele olmaksızın hiçbir hakkı elde edemiyoruz. Bu sebeple memurlara olduğu kadar toplumdaki tüm kesimlere büyük görevler düşmektedir. Bireylerin davası toplumun davası olmadıkça biz asla bir bütün olamayız ve işte o zaman başımıza gelen ve “talihsizlik” diye adlandırdığımız olaylar artık birer talihsizlik olmaktan çıkıp olağan hale dönüşür. Tehdit sadece eğitim emekçilerine, kürtlere, öğrenciler yönelik değil. Tehdit tüm topluma yönelmiştir. Öyleyse ey sistemin sözleşmeli köleleri,ey uzun saatler çalıştırılarak hayattan bihaber bırakılan işçi kardeşim,ey okumak için engin bir ummanda çırpınan gençlik vakit uyanma vaktidir. Hiçbirimiz haksız karanlıklara mahkum olmak zorunda değiliz. Haydi el ele vererek yeni bir Türkiye kuralım! Yani şairin de dediği gibi “Bugüne vuralım,yarını kuralım.”

Duygu Kortun




ilerici gençler öğretmenlerimizin yanındaydı...


27 Kasım 2005 Pazar günü Eğitim-Sen Mersin Şubesi’nde toplanan eğitim emekçileri ve Talip Öztürk’ün izinde yürüyen TÜM-İGD Mersin Şubesi üyelerinin de aralarında bulunduğu kitle büyük şehir belediyesi önüne yürüyerek bir basın açıklaması gerçekleştirdi.


KESK dönem sözcüsünün okuduğu basın açıklamasında: “Öğretmenlerin 24 Kasım’da başlattıkları eylemin devamı olarak Ankara Kızılay Meydanı’nda yapılmak istenilen eyleme izin vermeyen hükümet bir kez daha uyarıldı. Ankara’da düzenlenmek istenen eylemin yasal bir hak olduğu belirtilen açıklamada hiçbir gücün eğitim emekçilerini yolundan alı koyamayacağı” vurgulandı.


Yaklaşık 400 kişinin katıldığı basın açıklamasının ardından kitle topluca Eğitim-Sen Mersin Şubesine gitti. Burada başkanın konuşmasının ardından eylem başladığı gibi sloganlar eşliğinde bitirildi.