Tarih: Ocak - Şubat 2006 | Sayı:İlerici Gençlik Sayı:10

Terörle Mücadele Kanunu Değişirken

“Maliye Bakanı Para Ayırsın Tüm Türkiye Dikenli Telle Çevrilecek!” *


Hep Türkiye’de iktidar kurumları içinde yürüyen soğuk savaştan bahsedilir. Ordu hükümete küstür, iktidar muhalefeti sevmez, MİT’le emniyet çatışır, “yerli” patron yabancı ortağına dargındır. Bu kavganın böyle sürüp gideceğini düşünürken bugünlerde tartışılan bir konu sistemin bütün kilit kurumlarını birleştirmiş gözüküyor: yeni Terörle Mücadele Kanunu (TMK). Bilindiği gibi 1 Haziran itibarıyla yeni Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girmesi sonucu yürürlükteki Terörle Mücadele Kanunu rafa kalkmıştı. Memlekette demokrasi, insan hakkı diyen herkese azıcık bir oh dedirten bu durum çok kısa sürdü. Şimdi o ohlar “aha” dönüşmek üzere. 


Evet sistemin sözde düşman kardeşleri yaklaşık dört beş aydır kafa kafaya vererekten dört kolla yeni TMK’yı hazırlıyorlar. Bunun için onlarca kişiden oluşan bir komisyon bile kuruldu. Yaz sonunda Akdeniz sahillerinde 5 yıldızlı bir otelde Adalet Bakanlığı tarafından ağırlanan ve tahminen havuz başı mangal sefası yaparken toplanan komisyon üyeleri gördükleri manzaradan etkilenmiş olacaklar ki Türkiye’de haddinden fazla özgürlüğün olduğuna kanaat getirerek bu özgürlüklerin tek tek “linç” edilmesi gerektiğine karar vermişler.


Araya Bir Not: Nereden Nereye


Yeni ceza yasaları paketi -yani Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ve İnfaz Kanunu- ilk tartışılmaya başlandığında ilerici hukukçularca da benimsenen çeşitli yeni uygulamaları da beraberinde getiriyordu. Ancak daha sonra özellikle büyük basın kuruluşlarının, Emniyet’in ve MİT’in önderliğinde tasarıya karşı psikolojik harekat başladı. Özellikle polisin aşırı yetkilerini kontrol altına almayı hedefleyen, vatandaşın devlet karşısında kendini daha özgürce ifade edebilmesini sağlayan ilerici hükümlerin tamamı kaldırıldı. Çoğunun yerine eski kanundakinden de baskıcı ve anti demokratik maddeler getirildi. 


Hatırlanacaktır, yasa tasarısının meclise gelmek üzere olduğu günlerde istisnasız bütün haber bültenleri büyük şehirlerde yaşanan trajik gasp hikayeleriyle açılıyordu. Bir anda tek gündem bu olmuştu. Pek saygın köşe yazarlarımıza göre yeni yasanın çıkacağı haberi bile gaspçılar için ilham kaynağı olmuştu. Her halde hepsi tasarıdan bir tane almış ve yaptıkları inceleme sonucunda bukadar özgürlük olursa bizim işler patlar demişti! Köşe kadılarının çözümü ise gayet basitti: Gaspçıları, hırsızları def etmenin tek yolu daha ağır cezalar ve polis devletiydi. Bizi bunlara inandırmaya çalıştılar. Günlerce haber bültenleri, gazeteler bu ve benzeri yorumlarla doldu taştı. En sonunda da amaçlarına ulaştılar. Tasarıda yer alan bir iki tane ilerici hüküm de ortadan kaldırıldı. Örneğin gözaltı sürelerinin daha da kısaltılması tartışılırken mevcuttan daha da uzatıldı. Polisin keyfi gözaltına alma yetkisi büyük oranda korundu. Delil toplama, suç isnadında bulunma hukukçu olan savcıya ait bir yetki olmalıyken, yine insanların kaderi polisin iki dudağı arasında bırakıldı. Çocuklar tarafından işlenen bütün suçlarda uygulanacak cezaların miktarı arttırıldı. Öngörülen indirim oranları azaltıldı. Ancak ne gariptir ki yasada onca madde değişip cezalar artarken, gasp suçunun cezası düştü! Ama ne hikmetse yasanın yürürlüğe girdiği tarih olan 1 Haziran’dan sonra ulusal basında bu tip haberleri gazetelerin üçüncü sayfaları dışında pek göremez olduk. Herhalde artık büyük şehirlerimizin hiç birinde gasp, hırsızlık, tecavüz v.b. olaylar yaşanmıyor!


Şimdi Sıra Geldi TMK’ya!


Yıllardır Türkiye’yi etkisi altında tutmakta olan fikri ve siyasi bir gericilik içinde yaşıyoruz. Bu sebeple liberalinden tutun da sosyal demokratına kadar farklı hükümetler döneminde yapılan yasaların hepsinde de, ifade özgürlüğünden, boşanma ve evlenme prosedürlerindeki abartılı bürokrasiye kadar pek çok şey belirli kalıplar dahilinde yaşamayı, düşünmeyi ve hatta ölmeyi dikte ediyor. İçinde yaşamak zorunda bırakıldığı toplumsal düzeni sorgulayanlar, dahası muhalefet edenler ise fütursuzca “sözde vatandaş” olarak niteleniyor. 


Aynı baskıcı, otoriter, zihniyet TCK, CMK, İnfaz Yasası ve sayısız yönetmelik yetmemiş olacak ki şimdi daha beş ay kadar önce çıkardıkları bu yasaları bile mumla aratacak bir Terörle Mücadele Yasası hazırlığı içinde. Senaryo aynı: “Terör eylemleri artıyor!” Reci vermek göreviyse her zaman ki gibi boyalı basına ve onun muhterem köşe kadılarına düşmüş. İşte hazırlanan ilk taslaktan bazı bölümler:

Vali, kaymakam, emniyet müdürü, jandarma komutanı gibi hukukçu olmayan makam ve merciler, sadece istihbarat bilgilerine dayanarak, “ileride” suç işleyebilir düşüncesi ile, hiçbir sabit delil şartı aramadan, “varlıkları ile” ileride ülke için tehlike oluşturabilir gerekçesi ile, kişilerin:


a) Her eşyanın suç işlemede kullanılabileceği düşünüldüğünde, her türlü eşyaya sahip olmasını ve kullanmasını yasaklama, 
b) Belirli bir bölgeye girmesini veya o bölgede yaşamasını yasaklama, 
c) Belirli bir yere seyahat için gitmesini yasaklama,  
d) Sahip olduğu pasaport, sürücü belgesi ve buna benzer her türlü ruhsat veya belgeye el koyma, 
e) Belirlenecek gün veya saatlerde yerel kolluk makamlarına bilgi verme zorunluluğu getirme, 
f) Planlanmış hareketler ile faaliyetler hakkında önceden bilgi verme mecburiyetinde bırakma tedbirlerine başvurabilecek.  


Basit bir örnekle açıklayacak olursak Anadolu’da bir üniversitede yapılan salon toplantısında “Türkiye’de anormal bir gelir dağılımı dengesizliği var. Bu koşullar altında sosyal patlama kaçınılmazdır. Önümüzdeki yirmi yıl içinde kent yoksullarının ayaklanmalarını izleyeceğiz.” diyen bir sosyolok toplantı içeriğini ilçe gazetesinden duymuş olan bir kaymakam tarafından mesleğinden edilip, halka ayaklanma çağrısında bulunup devletin bekaasını tehdit edici konuştuğu ve ileride suç işleme potansiyeli olduğu için terör suçu işlemiş olabilir. Hem de sosyoloğumuzun daha önce belirli bir suça karışma veya karışmış olma şüphesi de aranmayacaktır.


Tasarıdaki bir diğer nokta da örgüt ve örgüt üyeliği kavramlarına ilişkin: Mevcut TCK’da terör örgütü kurmak için “en az üç kişi olma” şartı aranırken, hazırlanan çalışmada bu sayı ikiye indiriliyor. TCK’da aranan “suç işlemeye elverişli bir yapı olma” şartı ise görmezden geliniyor. Yani aynı amaç doğrultusunda yan yana gelen iki kişiyle örgüt kurmak mümkün kabul ediliyor. 


Tasarıdaki en kötü noktalardan biri de örgüt üyeliği konusunda: Buna göre salt propaganda yolu ile siyasi iktidarlarca terör olarak nitelenen faaliyetleri övenler destekleyenler, sözü edilen örgütle hiçbir somut bağları olmasa da tıpkı örgüt üyesi gibi cezalandırıla bilecekler.


Tasarı da aynı faşizan mantıkla hazırlanmış başka maddeler de mevcut. Ancak bu saydıklarımız “terörle mücadele” söyleminin aslında samimiyetten ne kadar uzak olup bir canavar efsanesine dönüştüğünü gözler önüne sermeye bizce yeterli.

Tasarının Geleceği


Tasarının ilk halinin kamuoyu tarafından duyulduğu günden başlayarak çeşitli tartışmalar yaşandı. Bu tartışmaların sonunda özellikle AKP içinden gelen eleştirilerin de etkisiyle tasarının kimi maddelerinde değişiklikler yapılmakta olduğu gelen haberler arasında. Ancak şu ana kadar resmi bir açıklama da yok. Bu da özellikle ilerici güçler açısından çok kritik bir dönemde olunduğunun göstergesi. 


Belki 3 Ekim’de AB’nin verdiği kısmi vizeye bağlı olarak tasarı biraz daha yumuşatılacak ve gündemdeki  yeri daha da gerileyecek. Ancak tasarının bu haliyle yada sadece bir iki rötüjla çıkması durumunda dahi Türkiye’nin topyekün OHAL (olağanüstü hal) rejimi altına gireceği açıktır. Bölgesel olarak on yıllarca süren OHAL ve sıkıyönetim uygulamalarının insanımıza ne gibi acılar yaşattığını saymaya gerek yok herhalde. 


Türkiye halklarının bir daha TMK zulmü yaşamaması için bir an önce çok daha etkin bir karşı propaganda faaliyeti başlatmak ve her halde şu soruyu daha yüksek sesle sormak gerekiyor: “terör ne? terörist kim?”


* Başlıkta kullanılan cümle sağ tandaslı bir akademisyen olan ve -ne ilginç ki!- Terörle Mücadele Yasası Hazırlık Komisyonunda görevli Doç. Dr. İzzet Özgenç tarafından CNN Türk kanalında yapılmış bir söyleşide söylenmiştir.



UNUTMADIK! UNUTTURMAYACAĞIZ!

24 aralık 1997’de polis tarafından İzmir’deki Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin tuvaletinde asılarak öldürülen Ali Serkan Eroğlu, TÜM-İGD’li öğrencilerin de içinde bulunduğu bir grup öğrenci tarafından ölüm yıl dönümünde dekanlık önünde yapılan bir basın açıklamasıyla anıldı. Açıklma öncesinde yapılan  yürüyüşte ise öğrenci gençlik mücadelesi içinde yer alan ve karanlık güçlerce katledilen Serkan Eroğlu, Seher Şahin, Birtan Altunbaş ve Önder Babat’ın resimleri taşındı.


Ali Serkan Eroğlu asılarak öldürüldüğünde İletişim Fakültesi ikinci sınıf öğrencisiydi. Serkan Eroğlu mezun olacak; haberleriyle, yazılarıyla halkı bilgilendirecekti. Serkan Eroğlu alçakca öldürüldü. Yapılan otopside kanında yüksek miktarda Kloroform (bayıltıcı bir madde) çıktı. Yani Serkan önce bayıltılmış sonra da intihar süsü verilerek okul tuvaletine asılmıştı. Hiç kuşkusuz Serkan eşitlikten, özgürlükten yana olduğu öğrenci gençlik mücadelesinin içinde yer aldığı için hedef seçilmişti. 


Oysa ki Serkan öldürülmesinden 20 gün önce İHD’de basına açıklama yapmış ve başına geleceklerden İzmir Terörle Mücadele Şubesi polislerinin sorumlu olacağını söylemişti.


Ali Serkan Eroğlu İletişim Fakültesin’de okuyan devrimci bir arkadaşımızdı. Yapılan bu saldırı sadece Serkana ve devrimcilere değil halka yapılan bir saldırıdır.
 Unutmadık! Unutturmayacağız!