bir röportaj...
ailenin ve devletin kökeni nedir?... komünizm nedir?... ilericiler dine nasıl bakarlar?... sosyalizm ve din... kapitalizm nasıl gelişti ve daha başka konular üzerine
Bu sayımızda insanlığın büyük özgürlük mücadelesine hayatını adamış; dünya işçi sınıfının en değerli öğretmenlerinden bir öndere kulak veriyoruz. Kim diye mi soruyorsunuz? Hemen söyleyelim: FRİEDRİCH ENGELS. Can yoldaşı, çalışma arkadaşı Karl Marx’la birlikte yazdığı sayısız kitap ve makaleyle halen daha siyaset bilimden tutunda doğa bilimlerine kadar pek çok alanda fikirleriyle etkisini sürdüren; tartışılan ve daha da çokça tartışılacak bir düşünür ve eylem adamı. Biz de onun fikirlerini okurlarımızla buluşturmak için bir “röportaj” yapalım dedik! Yaklaşık iki koca yüzyıldır dünyayı sarmış olan sosyalizm idealinin en güçlü tasarımcılarından ve en etkili eylemcilerinden olan Engels bu röportajda sosyalizmin dine bakışından, ekonomiye, işçi kavramının ne olduğundan dünyanın nereye gitmekte olduğuna kadar merak edilen pek çok soruya kısa ama net yanıtlar verecek. İki bölüm halinde yayınlayacağımız röportajın ilk bölümünü sunuyoruz.
İlerici Gençlik: Komünizm nedir?
Engels: Komünizm, proletaryanın kurtuluş koşullarının öğretisidir.
İ.G.: Proletarya dediniz? Peki proleteryanın net bir tanımı var mıdır peki?
Engels: Proletarya -yani işçi sınıfı-, toplumun, geçim araçlarını herhangi bir sermayeden elde edilen kârdan değil, tamamıyla ve yalnızca kendi emeğinin satışından sağlayan; sevinci ve üzüntüsü, yaşaması ve ölmesi, tüm varlığı emek talebine, dolayısıyla işlerin iyi gittiği dönemler ile kötü gittiği dönemlerin birbirlerinin yerini almasına, sınırsız rekabetten doğan dalgalanmalara dayanan sınıfıdır.
İ.G.: Şu halde proleterler her zaman varolmamışlar mıdır?
Engels: Hayır. Yoksul halk ve çalışan sınıflar her zaman varolmuştur ve bu çalışan sınıflar çoğunlukla yoksuldular. Ama demin sözü edilen koşullar altında yaşayan bu tür yoksullar, bu tür işçiler, yani proleterler her zaman varolmamışlardır, nasıl ki rekabet her zaman serbest ve sınırsız olmamışsa.
İ.G.: Peki proletarya nasıl doğdu, gelişiminde ne gibi faktörler rol oynadı acaba? Biraz da bunlardan bahsetsek.
Engels: Proletarya, 18. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de ortaya çıkan ve o zamandan bu yana dünyanın bütün uygar ülkelerinde kendini yinelemiş olan sanayi devriminin bir sonucu olarak doğdu. Bu sanayi devrimine, buhar makinesinin, çeşitli dokuma makinelilerinin, buharlı tezgahın ve daha birçok başka mekanik aygıtların icadı neden oldu. Çok pahalı olan ve bunun sonucu ancak büyük kapitalistler tarafından satın alınabilen bu makineler o güne dek varolan tüm üretim biçimini değiştirdi ve makineler işçilerin derme çatma çıkrıklarıyla ve el tezgahlarıyla ürettiklerinden daha ucuz ve daha iyi mallar ürettiği için, eski işçileri safdışı bıraktı. Böylece bu makineler, sanayii tümüyle büyük kapitalistlere teslim etti ve işçilerin sayıca pek az olan mülklerini (aletler, el tezgahları, vb.) değersizleştirdi. Fabrika sistemi, bu yolla, giyim eşyaları imalatına girmiş oldu. Fabrika sistemi çok geçmeden öteki sanayi dallarında, başlarda da, pamuklu dokuma ve matbaa işlerinde, çanak-çömlek ve madeni eşya sanayiinde kullanılmaya başlandı. Tek tek işçiler arasında giderek daha çok işbölümü oldu, öyle ki, daha önce tüm bir nesneyi yapan işçi, artık onun yalnızca bir kısmını üretiyordu. Bu işbölümü ürünlerin daha hızlı ve dolayısıyla daha ucuza üretilmelerini de olanaklı kıldı. Bu süreç her işçinin eylemini, bir makinenin yalnızca aynı yetkinlikte değil, hatta bundan çok daha iyi bir biçimde yapabildiği çok basit, sürekli yinelenen mekanik bir işleme indirgemiş oldu.
Böylece bunlar tamamıyla büyük kapitalistlerin ellerine geçtiler ve buralarda da işçiler bağımsızlığın son kırıntılarını yitirdiler. Yavaş yavaş, bütün küçük üreticiler ve zanaatkarlar aynı şekilde giderek, daha çok fabrika sisteminin egemenligi altına girdiler. Büyük kapitalistler, giderek küçük zanaatçının yerini aldı. Böylece şimdi, dünya genelinde hemen bütün çalışma dallarının fabrika sistemi altında yürütüldüğü, zanaatın ve manifaktürün büyük sanayi tarafından safdışı edildiği noktaya ulaşmış bulunuyoruz. Bunun sonucu olarak, eski orta sınıflar, özellikle küçük zanaat ustaları büyük oranda ortadan kalkmıştır. Tabi bu süreç sonucunda işçilerin eski konumları da tamamıyla değişti. Günümüzde bütün öteki sınıfları yutan iki yeni sınıfın ortaya çıktığını söyleyebiliriz:
I. Bütün geçim araçlarına ve bu geçim araçlarının üretimi için gerekli hammaddelere ve aletlere (makineler, fabrikalar, vb.) daha şimdiden hemen tamamıyla sahip büyük kapitalistler sınıfı. Bu sınıf, burjuvalar sınıfı, ya da burjuvazidir.
II. Büyük oranda mülksüz olan ve bu yüzden, emeklerini, karşılığında zorunlu geçim araçları edinmek için burjuvalara satmak zorunda kalanlar sınıfı. Bu sınıfa proleterler sınıfı, ya da proletarya denir.
İ.G.: Proleterlerin burjuvalara bu emek satışı nasıl gerçekleşmektedir?
Engels: Emek de herhangi bir başka meta gibi bir metadır -yani daha yeni söylenişini kullanacak olursak “maldır”- ve fiyatı da herhangi bir başka metanın fiyatını belirleyen aynı yasalar tarafından belirlenir. Büyük sanayiin ya da serbest rekabetin (ki aslında ikisi de aynı kapıya çıkar!) egemenliği altındaki bir malın fiyatı, ortalama olarak, her zaman, o malın üretim maliyetine eşittir. Emeğin fiyatı da aynı şekilde emeğin üretim maliyetine eşittir.
Emeğin üretim maliyeti, tamamen, işçinin, kendisini çalışabilir bir durumda tutmak ve işçi sınıfının yok olmasını önlemek için gereksindiği geçim araçları miktarından ibarettir. Demek ki işçi, emeği karşılığında, bu amaç için gerekli olandan daha fazlasını almayacaktır; emeğin fiyatı ya da ücret, geçim için gerekli en düşük, asgari miktar olacaktır. İşler bazan kötü, bazan da iyi olduğuna göre, işçi de bir durumda daha fazla, öteki durumda daha az alacaktır, tıpkı fabrika sahibinin kendi malı karşılığında bir durumda daha fazla, öteki durumda daha az alması gibi. Ama fabrika sahibi nasıl ki işlerin iyi olduğu zaman ile kötü olduğu zaman arasında ortalama olarak sahibi olduğu mal veya ürünler için, bu ürünün üretim maliyetinden ne daha fazla, ne de daha az alıyorsa, işçi de ortalama olarak bu asgariden ne fazla, ne de az alacaktır. Bütün çalışma dalları ne denli büyük sanayiin eline geçerse, ücretlere ilişkin bu iktisadi yasa da o denli daha sıkı uygulanır hale gelmektedir.
İ.G.: Söylediklerinize bakılacak olduğunda proleterlerin yani işçilerin adeta köle olduğu gibi bir sonuç çıkıyor. Gerçekten de günümüz işçi sınıfının köleden bir farkı var mı?
Engels: Köle ancak bir kez satılır, proleter ise kendisini -yani emeğini- her gün her saat satmak zorundadır. Tek bir efendinin mülkü olan bireysel köle, efendisinin çıkarı bunu gerektirdiğinden, ne denli sefil olursa olsun, güvence altına alınmış bir geçime sahiptir aslında. Emeği ancak birisi buna gereksinme duyduğu zaman kendisinden satın alınan ve, deyim yerindeyse, tüm burjuvalar sınıfının mülkü olan bireysel proleter ise, güvence altına alınmış bir geçime bile sahip değildir! Ne var ki köle uygar toplumun bir üyesi olarak değil, bir “şey” olarak hesap edilir; proleter ise bir kişi olarak, “uygar toplumun” bir üyesi olarak kabul edilir. Şu halde, köle proleterden daha iyi bir geçime sahip olabilir, ama proleter, toplumun gelişmesinin daha yüksek bir aşamasına mensuptur ve tarihsel olarak bakacak olduğumuzda elbette ki köleden daha ileri tarihsel bir aşamada bulunduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak burada bence dikkat edilmesi gereken nokta şudur: köle, kendisini, bütün özel mülkiyet ilişkileri arasından yalnızca kölelik ilişkisini kaldırmakla özgür kılar. Proleter yani işçi ise ancak bütün özel mülkiyeti kaldırmakla özgür olabilecektir.
İ.G.: Peki sanayi devriminin diğer sonuçları...
Engels: Başlangıçta buhar makinesi ve öteki makinelerin icadı ile o dönemin büyük sanayicileri sınai üretimi kısa bir zamanda ve küçük bir masrafla sınırsız bir ölçüde artırmanın araçlarını yaratmış oldu. Bu üretim kolaylığı, büyük sanayinin zorunlu sonucu olan serbest rekabeti çok geçmeden son derece yoğun bir seviyeye çıkardı. Bu plansız üretim ilişkileri ise sonucunda kullanılabilecek olandan daha fazlasının üretilmesi gibi bir yan etki doğurdu. Sonuç elbette ki çok basit: imal edilen malların satılamaması ve ticari buhran. Bütün fatura da yine işçilere çıkmış oldu. İşçiler ekmek kapılarını yitirdiler. Her yerde büyük bir sefalet vardı. Elbette bir süre sonra fazla ürünler satıldı. Stoklar normal seviyeye indi. Fabrikalar gene çalışmaya başladı, ücretler yükseldi ve işler her zamankinden daha bir canlılık kazandı. Ama çok geçmeden gene çok fazla meta üretildi, bir başka bunalım ortaya çıktı ve bir öncekiyle aynı yolu izledi. Böylece, geride bıraktığımız iki koca yüz yıl bolluk dönemleri ile bunalım dönemleri arasında dalgalandı durdu. Avrupa’ya bakalım. 19 yüzyılın ortalarından başlayarak Hemen hemen her beş ya da yedi yılda bir, düzenli olarak, benzer bir bunalım yaşanmadı mı? Daha sonraki yıllarda romanlara, filmlere konu olan bu büyük sefalet; sayısız işçi ailesinin açlıktan ve hastalıklardan kırılmasına yol açtı; ama bir şeyi daha ortaya çıkarttı. O da: engin bir devrimci coşku ve tüm mevcut sistem içinde en büyük tehlike yani dünya genelinde hızla örgütlenen bir işçi sınıfı hareketi! devam edecek...
* “Röportaj” şeklinde yayınladığımız bu metin F.Engels’in “Komünizm Nedir” isimli broşüründen yola çıkılarak hazırlanmıştır. Çeviride ise Sol Yayınlarının baskısı dikkate alınmıştır.
ÇOK YAŞA KÜBA!
Emperyalizme karşı direnen halkların ve Dünya işçi sınıfı hareketinin umut kaynaklarından olan Küba Devrimi 47 yaşında! Bu gün hâlâ sosyalizme yürüyüşün simgelerinden bir olmayı başaran Küba, ABD işbirlikçisi diktatör Batista’nın, Fidel Castro önderliğindeki devrimci kuvvetlerce 1 Ocak 1959’da Küba’dan kovulmasıyla özgürlüğüne kavuşmuştu.
Böylece gerçekten bağımsız ve sosyalist bir Latin Amerika ülkesi yaratılabilmiş ve başta bölge ülkeleri olmak üzere bir çok sömürge ülkeye örnek teşkil etmişti. Bu durum Küba’nın önemli bir rol oynadığı “Bağlantısız Ülkeler Hareketi” ile cisimleşmiş ve tüm Dünyadaki bağımsızlık hareketlerini tetikleyebilmişti. Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra iyice yalnızlaşan Küba’da, uzun yıllar devam eden ambargo sosyo-ekonomik hayatı iyice etkilemeye başlamış ve Küba belli konularda tavizler vermek zorunda kalmıştı. Bugün baktığımızda, Küba’nın içinde bulunduğu yalıtılmışlık çemberini giderek kırmaya başladığını görüyoruz. Küba ve Latin Amerika halklarının uzun yıllar yürüttüğü mücadeleler ile uluslararası dengeler, Latin Amerika’da sol rüzgârlar estirmeye başlıyor. Sosyalist söylemlerini yoğunlaştıran Chavez’in yönetimindeki Venezüella ile gittikçe sıkılaşan bir müttefiklik ilişkisine giren Küba, Latin Amerika’daki sosyalizm yürüyüşünü daha da hızlandırıyor. Sömürülen halkların bağımsızlık savaşımının ve tüm Dünya halklarının sosyalizm mücadelesinin simgelerinden biri olan Küba Devrimi’nin 47. yılındada ezilen halkalara ışık tutumaya devam ediyor.
