Bu sel felaket değil, ihmalkârlıktır! Cinayete göz yummaktır!
Türkiye, tarihinin en utanç verici anlarından birini göz göre göre seyrediyor. Her fırsatta her anda İstanbul'u öve öve bitiremeyen, "dünyanın başkenti" olduğunu vurgulayan, "bakın 2010 kültür başkenti bile yaptık", 21. yüzyılın yüz akı İstanbul'dur diyen iktidar, halkımızı yarım günlük yağmurun esiri etti.
8 Eylül'de başlayan sağanak yağmur Tekirdağ ve İstanbul'da başta İkitelli Basın Ekspres Yolu olmak üzere, Arnavutköy, Bağcılar, Eyüp, Esenler, Bahçelievler, Başakşehir, Büyükçekmece, Yenibosna, Sultançiftliği, Alibeyköy, Sultangazi'de su baskınları ve sele neden oldu. Ayamama, Tavukçu ve Papaz dereleri taştı. Birçok ajansın farklı yorumlarına rağmen 2 günlük bilançoda İstanbul'da 23, Tekirdağ'da 7 insanımızın öldüğü söyleniyor. Hâlâ sel suları yüksekliğini koruyor ve suyun altından yeni cesetlerin çıkacağından korkuluyor.
İstanbul'un en işlek yolları, insan yoğunluğunun en fazla olduğu bölgeler devasa göllere dönüşmüş durumda, yollarda sadece otomobiller, kamyonlar, tırlar değil evlerde sürüklenmekte...
Bağıra bağıra gelen sel!
En ufak bir yağışta küçük çaplı seller oluşan, yolları bozulan, dereleri taşan İstanbul'un yöneticileri, senelerdir alt yapı sorununu çözmek istemedi. Bilim insanlarının, meslek örgütlerinin, mahalle örgütlerinin, siyasi partilerin, demokratik kitle örgütlerinin uyarılarını senelerdir kimse kaile almadı. Rant uğruna, kâr uğruna insan yaşamına elverişsiz birçok bölge altyapı oluşturulmadan imara açıldı ve belediyeler bu çarpıklığa izin verdi, göz yumdu. Bugün sel yaşanan bölgelerin tarihine baktığımızda defalarca sel yaşandığını görmekteyiz. Ama hâlâ önlem yok!
Meteorolojinin şiddetli, sağanak yağış uyarısına rağmen, belediyenin, valiliğin hiçbir önlem almaması ve halka göstermelik uyarılar yaparak 8 Eylül'ü normal bir günmüş gibi karşılamasının sonucu yine ölümler, yine evsiz kalan yurttaşlarımız, yine sönen hayatlar oldu. Ve bu durum giderek artıyor.
Bu doğal bir felaket değil, düpedüz cinayettir!
Bağıra bağıra gelen sellere yıllardır önlem almayan ve ranta koşan belediyeler ve bunlara göz yuman siyasal iktidarlar Yalova Depremi, kar ve tipi fırtınaları örneklerinde hatırlayacağımız üzere bu ve benzeri durumlarda topu hemen Allah'a atarak "takdir-i ilahi" diyerek gözden kaybolmaya çalışıyorlar. Tersanelerde 20-30 liralık tedbirleri almayan ve yüzlerce işçinin ölümüne neden olan patronlar da "takdir-i ilahi" diyordu. Maden ocaklarında planlama yapılmadan işçileri tünellere sokan patronlar da işçiler göçük altında kaldıklarında "takdir-i ilahi" diyordu. 5060 yıllık ray hatlarına 100 km.'yi aşan trenleri koyarak onlarca insanın ölümüne yol açan bakanlar da "takdir-i ilahi" diyordu. Yumuşak kayaçların olduğu dağ yamaçlarına yerleşime izin veren belediye yetkilileri, heyelanda ölenlerin arkasından da "takdir-i ilahi" diyordu.
Bilimsel ve teknolojik gelişmelerden habersiz, her işlerini kâr etme amacıyla yaparak insan hayatını pazara çıkaran iktidar bezirgânları, utanmadan halkımıza dışarı çıkmamasını ve "felaket" geçene kadar "felaketten" kurtulmak için dualarını esirgememelerini söylüyor. En son yapılan açıklamalarda ise "Bize düşen, felaketten sonra acılara dindirmek!" diyebilecek kadar pervasızlaşıyorlar. İnsanların en zor durumunda bile inançlarıyla oynanıyor ve bu bezirgânlar insanlarımızla dalga geçmekten utanmıyorlar.
Gerekli önlemlerin alınmaması, su ve orman yataklarının imara açılması, suyu tutan ormanlık alanların kesilmesi acaba insani bir olgu değil mi? Bu belediyelere ve devlete bu kadar vergi niçin veriliyor?
Elektrik, doğalgaz, su faturalarımızdan, ulaşımımızdan ve hatta çöpümüzden vergi keserek topladıkları paralar neden nitelikli, sağlam barınmaya, düzgün ve dayanıklı yollara, geleceği gören ve nüfus artışına göre hesaplanan yerleşim planlarına dönüşmüyor? On yıllardır, hatta yüz yıllardır akan, taşan dereler neden hâlâ ıslah edilmiyor? Hatta devlet ve belediye binaları bile neden hâlâ bu derelerin göbeğinde? Hastaneler bile su altında? Devletin kendisi sele batmışken yurttaşını nasıl selden kurtaracak?
Tekirdağ Saray ilçesi Belediye Başkanı dere yataklarını ıslah etme projesini başlattıklarını söylerken, kendi belediye binalarının da dere yatağında olduğunu söyleyebiliyor.
Binlerce esnafın dükkânı sular altında, binlerce ev sular altında...
Önlem alınca, halkın yaşamına bütçe ayırınca insanlar ölmüyor!
Dünyanın en büyük kasırgalarını, fırtınalarını, tornadolarını yaşayan, ABD'nin ekonomik ambargosuna rağmen ayakta duran Küba Cumhuriyeti'nde insan kaybı neredeyse olmuyorken (ki komşu ülkelerinde yüzlerce, hatta binlerce ölü yaşanıyorken), dünya medeniyetinin beşiği ve markası olarak iktidarlarımızca pazarlanan İstanbul'da birkaç günlük sağanak yağış onlarca ölüme sebep oluyor. Küba tüm ekonomik imkânsızlıklarına rağmen hiçbir ekonomik talep olmadan fırtına ya da diğer doğal hareketliliklerde milyonlarca insanını ülkenin farklı bölgelerine güvenli olarak taşıyıp sağlık bir şekilde konaklayıp sonrasında yeniden evlerine geri döndürürken, İstanbul'da halkımız hâlâ otobüs tepelerinde, ağaçlarda, sıkıştıkları araçlarda kurtarılmayı bekliyor ve "devlet nerede?" diye isyan ediyor.
Mesele insan mı kâr mı?
İnsan odaklı değil de kâr odaklı bir anlayıştan kaynaklanan bu sorun, göbeğinden kapitalist sisteme bağlı bir sorundur. Serbest piyasa ekonomisi halkın taleplerini değil, küçük bir patron azınlığın ve onunla işbirliği yapan yöneticilerin taleplerini karşılıyor. Halkın parasını ceplerine dolduran bu güruh, yurttaşlarımızın sağlığını, barınmasını, eğitimini, sosyal haklarını hiçe sayarak bizi bu perişan halde bırakıyorlar. İktidarı da muhalefeti de rant peşinde koşarken, birbirlerine laf yetiştirmeye çalışırken olan ezilen, hor görülen halkımıza, emekçilerimize olmaktadır. Sel baskınları, depremler, toprak kaymaları, kazalar kader değildir. Bunlar önlenebilir durumlardır.
İstanbul'un en işlek yolları, insan yoğunluğunun en fazla olduğu bölgeler devasa göllere dönüşmüş durumda, yollarda sadece otomobiller, kamyonlar, tırlar değil evlerde sürüklenmekte...
Bağıra bağıra gelen sel!
En ufak bir yağışta küçük çaplı seller oluşan, yolları bozulan, dereleri taşan İstanbul'un yöneticileri, senelerdir alt yapı sorununu çözmek istemedi. Bilim insanlarının, meslek örgütlerinin, mahalle örgütlerinin, siyasi partilerin, demokratik kitle örgütlerinin uyarılarını senelerdir kimse kaile almadı. Rant uğruna, kâr uğruna insan yaşamına elverişsiz birçok bölge altyapı oluşturulmadan imara açıldı ve belediyeler bu çarpıklığa izin verdi, göz yumdu. Bugün sel yaşanan bölgelerin tarihine baktığımızda defalarca sel yaşandığını görmekteyiz. Ama hâlâ önlem yok!
Meteorolojinin şiddetli, sağanak yağış uyarısına rağmen, belediyenin, valiliğin hiçbir önlem almaması ve halka göstermelik uyarılar yaparak 8 Eylül'ü normal bir günmüş gibi karşılamasının sonucu yine ölümler, yine evsiz kalan yurttaşlarımız, yine sönen hayatlar oldu. Ve bu durum giderek artıyor.
Bu doğal bir felaket değil, düpedüz cinayettir!
Bağıra bağıra gelen sellere yıllardır önlem almayan ve ranta koşan belediyeler ve bunlara göz yuman siyasal iktidarlar Yalova Depremi, kar ve tipi fırtınaları örneklerinde hatırlayacağımız üzere bu ve benzeri durumlarda topu hemen Allah'a atarak "takdir-i ilahi" diyerek gözden kaybolmaya çalışıyorlar. Tersanelerde 20-30 liralık tedbirleri almayan ve yüzlerce işçinin ölümüne neden olan patronlar da "takdir-i ilahi" diyordu. Maden ocaklarında planlama yapılmadan işçileri tünellere sokan patronlar da işçiler göçük altında kaldıklarında "takdir-i ilahi" diyordu. 5060 yıllık ray hatlarına 100 km.'yi aşan trenleri koyarak onlarca insanın ölümüne yol açan bakanlar da "takdir-i ilahi" diyordu. Yumuşak kayaçların olduğu dağ yamaçlarına yerleşime izin veren belediye yetkilileri, heyelanda ölenlerin arkasından da "takdir-i ilahi" diyordu.
Bilimsel ve teknolojik gelişmelerden habersiz, her işlerini kâr etme amacıyla yaparak insan hayatını pazara çıkaran iktidar bezirgânları, utanmadan halkımıza dışarı çıkmamasını ve "felaket" geçene kadar "felaketten" kurtulmak için dualarını esirgememelerini söylüyor. En son yapılan açıklamalarda ise "Bize düşen, felaketten sonra acılara dindirmek!" diyebilecek kadar pervasızlaşıyorlar. İnsanların en zor durumunda bile inançlarıyla oynanıyor ve bu bezirgânlar insanlarımızla dalga geçmekten utanmıyorlar.
Gerekli önlemlerin alınmaması, su ve orman yataklarının imara açılması, suyu tutan ormanlık alanların kesilmesi acaba insani bir olgu değil mi? Bu belediyelere ve devlete bu kadar vergi niçin veriliyor?
Elektrik, doğalgaz, su faturalarımızdan, ulaşımımızdan ve hatta çöpümüzden vergi keserek topladıkları paralar neden nitelikli, sağlam barınmaya, düzgün ve dayanıklı yollara, geleceği gören ve nüfus artışına göre hesaplanan yerleşim planlarına dönüşmüyor? On yıllardır, hatta yüz yıllardır akan, taşan dereler neden hâlâ ıslah edilmiyor? Hatta devlet ve belediye binaları bile neden hâlâ bu derelerin göbeğinde? Hastaneler bile su altında? Devletin kendisi sele batmışken yurttaşını nasıl selden kurtaracak?
Tekirdağ Saray ilçesi Belediye Başkanı dere yataklarını ıslah etme projesini başlattıklarını söylerken, kendi belediye binalarının da dere yatağında olduğunu söyleyebiliyor.
Binlerce esnafın dükkânı sular altında, binlerce ev sular altında...
Önlem alınca, halkın yaşamına bütçe ayırınca insanlar ölmüyor!
Dünyanın en büyük kasırgalarını, fırtınalarını, tornadolarını yaşayan, ABD'nin ekonomik ambargosuna rağmen ayakta duran Küba Cumhuriyeti'nde insan kaybı neredeyse olmuyorken (ki komşu ülkelerinde yüzlerce, hatta binlerce ölü yaşanıyorken), dünya medeniyetinin beşiği ve markası olarak iktidarlarımızca pazarlanan İstanbul'da birkaç günlük sağanak yağış onlarca ölüme sebep oluyor. Küba tüm ekonomik imkânsızlıklarına rağmen hiçbir ekonomik talep olmadan fırtına ya da diğer doğal hareketliliklerde milyonlarca insanını ülkenin farklı bölgelerine güvenli olarak taşıyıp sağlık bir şekilde konaklayıp sonrasında yeniden evlerine geri döndürürken, İstanbul'da halkımız hâlâ otobüs tepelerinde, ağaçlarda, sıkıştıkları araçlarda kurtarılmayı bekliyor ve "devlet nerede?" diye isyan ediyor.
Mesele insan mı kâr mı?
İnsan odaklı değil de kâr odaklı bir anlayıştan kaynaklanan bu sorun, göbeğinden kapitalist sisteme bağlı bir sorundur. Serbest piyasa ekonomisi halkın taleplerini değil, küçük bir patron azınlığın ve onunla işbirliği yapan yöneticilerin taleplerini karşılıyor. Halkın parasını ceplerine dolduran bu güruh, yurttaşlarımızın sağlığını, barınmasını, eğitimini, sosyal haklarını hiçe sayarak bizi bu perişan halde bırakıyorlar. İktidarı da muhalefeti de rant peşinde koşarken, birbirlerine laf yetiştirmeye çalışırken olan ezilen, hor görülen halkımıza, emekçilerimize olmaktadır. Sel baskınları, depremler, toprak kaymaları, kazalar kader değildir. Bunlar önlenebilir durumlardır.