FAŞİZMİ DÖKTÜĞÜ KANDA BOĞACAĞIZ

Bu gün Ankara Üniversitesi Cebeci kampusünde 16 mart anması yapıldı. Anma Eğitim Bilimleri Fakültesi kantininde yapılan bir panelle başladı. Panelin ardından 16 Mart belgeseli gösterildi. Çok ilgi toplayan belgeselin bitiminde öğrenciler topluca yürüyüş yapıp kampus önünde basın açıklaması yapıldı.
Basın açıklaması olaysız bir şekilde sona erdi. Okunan basın metni aşağıdadır:
BASINA VE KAMUOYUNA
16.03.2007
Tarih 16 Mart 1978. yer İstanbul Üniversitesi, Beyazıt kampusü. Bir bomba sesi duyuldu önce ardından da kurşun sesleri. Hatice Özen, Ahmet Turan Ören, Cemil Sönmez, Murat Kurt, Abdullah Şimşek, Hamit Akıl, Baki Ekiz Cansız bedenleriyle düştüler yere. O gün Beyazıtta duyduğumuz ses, gördüğümüz katliam ne ilkti ne de son olacaktı.
Egemenler her zaman halklardan, onların mücadelesinden korkmuş ve bunu engelleyebilmek içinde yalandan demogojiye, baskıya kadar bir çok yol yöntem kullanılmıştır. Bu mücadeleyi engelleyemediği noktada ise halkı yönlendirenler başta olmak üzere bu mücadelenin içerisinde katlederek imha ederek mücadeleyi bitirebileceğini düşünmüştür. Bu yüzden ülkemize baktığımızda da hemen hemen her dönem bir katliam yaşanmış ve bu katliamların bir çoğu da devrimcilere yönelik olmuştur.
70'li yıllar artmaya başlayan örgütlülük karşısında devlet eliyle yetiştirilip halkın üzerine salınan faşistlerin saldırılarının yoğun yaşandığı yıllardır. Anti-faşist mücadele büyüdükçe daha da pervasızlaşarak saldırısını arttıranlar tek tek saldırılarını kitle katliamlarına çevirdiler. 1 Mayıs 1977'de Taksimde yaşanan katliam halka bir gözdağı ve korku salmak amaçlı da olsa var olan mücadelenin bitmesini sağlayamadı, her gün daha da büyüdü. Bu da yeni katliamlar gündeme getirdi ve anti-faşist mücadelede önemli bir yer tutan gençliğe yönelerek 16 Mart 1978'de resmi ve sivil faşistlerin organize ettiği, sonunda 7 kişinin öldüğü ve 40'a yakın kişinin yaralandığı bir katliam yaşandı. Katliamın katillerinin yaşanmasına, yıllar sonra açılan davada katillerin yargılanmasına hep bir güç engel oldu. O gücü yalnızca 16 Mart'ta değil, Maraş'da, Çorum'da, Sivas'da, Gazi'de, 19 Aralık'da ve diğer katliamlarda gördük. Bu katliamlarda ne dökülen kan değişti ne de bu kanı dökenler. Kanı dökülen halktı, onun öncüleri olan devrimcilerdi, katleden ise ne sadece faşistlerdi ne de devletin içerisinde kümelenmiş çetelerdi. Katleden Emperyalizmin işbirlikçisi iktidarlardı, Susurluk'da ortaya çıkan devletti.
Bu gün kanımız dökülmeye devam ediyor, benzer saldırılar yaşanıyor. Mersin'de yaşanan bayrak provokasyonunun ardından Trabzon'da başlayan linç girişimleri ülkenin bir çok yerine yayarak şovenizmi arttıranlar bu gün gelinen aşamada kanımızı dökmeye devam ediyorlar. Şemdinli'de patlayan bombanın ve Hrant Dink'in öldürülmesinin sebebi de budur ve arkalarında yine devletin kendisi vardır. Üstelik bu katliamlarda rol oynayanlar yargılanıp ceza alacakları yerde ya Şemdinli'de ki gibi iyi çocuk ilan edilmişlerdir, ya da Hrant Dink olayındaki gibi kahraman. O dönemlerdeki devlet görevlileri ise niyeyse zamanla terfi ettirilerek daha büyük görevlere getirilmişlerdir. 16 Mart günü emniyet müdür yardımcısı olan Reşat Altay o gün katillerin yakalanmasını engellemiştir ve o günden sonra Çifte Havuzlar ve daha bir çok katliamda da görülen Reşat Altay kan dökmeye devam ettikçe terfi ettirilmiş ve son olarak Trabzon'da Hrant Dink'i öldüren kişinin kahraman ilan edilerek fotoğraf çektirmelerinin kamuoyuna yansımasıyla göstermelik olarak görevinden alınmıştır. Oysa daha önce yaptığı katliamların hesabı dahi sorulmamıştır.
Katlederek, halkı ortadan kaldırarak krizlerini çözmeye çalışmak yalnız bizim ülkemize özgü bir şey de değil tabii. 16 Mart 1978'de ABD malı TNT kalıplarıyla katledilen öğrencilerken 10 yıl sonra 16 Mart 1988'de Halepçe'de 5000 Kürdün katledilmesine neden olan kimyasal ve biyolojik gazların sahibi yine ABD'ydi. Tüm dünyanın gözlerinin önünde gerçekleştirilen bu katliam karşısında ülkemiz işbirlikçi iktidarları ise tek bir ses dahi çıkarmadı. Çünkü katletmek genel politikalarından biriydi.
Genelde tüm halka gözdağı vermek için yapılan bu katliamların, faşist saldırıların özelde gençliğede ağırlık verdiği bilinen bir gerçek. Özellikle son bir yıldır üniversitelerde yaşanan eli satırlı, silahlı grupların saldırısına uğrayan devrimci, ilerici, demokrat ve kürt olduğu bilinen öğrencilere yönelik saldırılar üç beş faşistin alelade saldırılarından öte sistemli, planlı saldırılar olarak yaşamaya devam ediyor. İstanbul Üniversitesi'nde ki gibi afiş asan öğrenciler özel güvenlik görevlilerinin saldırılarına uğrarken elinde satır, silah bulunan faşistler okul içlerine girebilmektedirler. Geçtiğimiz dönem Ankara'da sivil polislerin korumasında 2-3 yerde aydı zamanlarda pusu atılarak kolları kesilen, kafasına zincirle vurularak hastanelik edilen öğrencilerden sonra bu dönem Mersin'de yaşanan faşist saldırı sonucu bir öğrencinin öldürülmesi bu saldırıların şiddetini arttırarak sürdüreceğinin de göstergesidir.
16 Mart katliamı da bu gün yaşanan katliamlar faşist saldırılar da halkı sindirmeye, susturmaya yöneliktir. 16 Mart katliamını sorumluları bu gün katletmeye, saldırmaya devam ediyorlar. Bizler öğrenci gençlik olarak 16 Mart'ı unutmayacağımızı unutturmayacağımızı buradan bir kez daha haykırıyoruz. Bu katliamları unutmamak anti-faşist mücadeleyi yükseltmektir. Katliamı yapanlardan hesap sormaktır.
16 MART'I UNUTMADIK UNUTTURMAYACAĞIZ!
FAŞİZMİ DÖKTÜĞÜ KANDA BOĞACAĞIZ
ANKARA GENÇLİK DERNEĞİ, DEMOKRATİK GENÇLİK DERNEĞİ, EMEKÇİ HAREKET PARTİSİ, EKİM GENÇLİĞİ, GENÇ DİRENİŞÇİ, MARKSİST BAKIŞ, ÖĞRENCİ KOLEKTİFLERİ, ÖZGÜR EĞİTİM PLATFORMU, SOSYALİST GENÇLİK DERNEĞİ, TÜM İLERİCİ GENÇLİK DERNEĞİ
BASINA VE KAMUOYUNA
16.03.2007
Tarih 16 Mart 1978. yer İstanbul Üniversitesi, Beyazıt kampusü. Bir bomba sesi duyuldu önce ardından da kurşun sesleri. Hatice Özen, Ahmet Turan Ören, Cemil Sönmez, Murat Kurt, Abdullah Şimşek, Hamit Akıl, Baki Ekiz Cansız bedenleriyle düştüler yere. O gün Beyazıtta duyduğumuz ses, gördüğümüz katliam ne ilkti ne de son olacaktı.
Egemenler her zaman halklardan, onların mücadelesinden korkmuş ve bunu engelleyebilmek içinde yalandan demogojiye, baskıya kadar bir çok yol yöntem kullanılmıştır. Bu mücadeleyi engelleyemediği noktada ise halkı yönlendirenler başta olmak üzere bu mücadelenin içerisinde katlederek imha ederek mücadeleyi bitirebileceğini düşünmüştür. Bu yüzden ülkemize baktığımızda da hemen hemen her dönem bir katliam yaşanmış ve bu katliamların bir çoğu da devrimcilere yönelik olmuştur.
70'li yıllar artmaya başlayan örgütlülük karşısında devlet eliyle yetiştirilip halkın üzerine salınan faşistlerin saldırılarının yoğun yaşandığı yıllardır. Anti-faşist mücadele büyüdükçe daha da pervasızlaşarak saldırısını arttıranlar tek tek saldırılarını kitle katliamlarına çevirdiler. 1 Mayıs 1977'de Taksimde yaşanan katliam halka bir gözdağı ve korku salmak amaçlı da olsa var olan mücadelenin bitmesini sağlayamadı, her gün daha da büyüdü. Bu da yeni katliamlar gündeme getirdi ve anti-faşist mücadelede önemli bir yer tutan gençliğe yönelerek 16 Mart 1978'de resmi ve sivil faşistlerin organize ettiği, sonunda 7 kişinin öldüğü ve 40'a yakın kişinin yaralandığı bir katliam yaşandı. Katliamın katillerinin yaşanmasına, yıllar sonra açılan davada katillerin yargılanmasına hep bir güç engel oldu. O gücü yalnızca 16 Mart'ta değil, Maraş'da, Çorum'da, Sivas'da, Gazi'de, 19 Aralık'da ve diğer katliamlarda gördük. Bu katliamlarda ne dökülen kan değişti ne de bu kanı dökenler. Kanı dökülen halktı, onun öncüleri olan devrimcilerdi, katleden ise ne sadece faşistlerdi ne de devletin içerisinde kümelenmiş çetelerdi. Katleden Emperyalizmin işbirlikçisi iktidarlardı, Susurluk'da ortaya çıkan devletti.
Bu gün kanımız dökülmeye devam ediyor, benzer saldırılar yaşanıyor. Mersin'de yaşanan bayrak provokasyonunun ardından Trabzon'da başlayan linç girişimleri ülkenin bir çok yerine yayarak şovenizmi arttıranlar bu gün gelinen aşamada kanımızı dökmeye devam ediyorlar. Şemdinli'de patlayan bombanın ve Hrant Dink'in öldürülmesinin sebebi de budur ve arkalarında yine devletin kendisi vardır. Üstelik bu katliamlarda rol oynayanlar yargılanıp ceza alacakları yerde ya Şemdinli'de ki gibi iyi çocuk ilan edilmişlerdir, ya da Hrant Dink olayındaki gibi kahraman. O dönemlerdeki devlet görevlileri ise niyeyse zamanla terfi ettirilerek daha büyük görevlere getirilmişlerdir. 16 Mart günü emniyet müdür yardımcısı olan Reşat Altay o gün katillerin yakalanmasını engellemiştir ve o günden sonra Çifte Havuzlar ve daha bir çok katliamda da görülen Reşat Altay kan dökmeye devam ettikçe terfi ettirilmiş ve son olarak Trabzon'da Hrant Dink'i öldüren kişinin kahraman ilan edilerek fotoğraf çektirmelerinin kamuoyuna yansımasıyla göstermelik olarak görevinden alınmıştır. Oysa daha önce yaptığı katliamların hesabı dahi sorulmamıştır.
Katlederek, halkı ortadan kaldırarak krizlerini çözmeye çalışmak yalnız bizim ülkemize özgü bir şey de değil tabii. 16 Mart 1978'de ABD malı TNT kalıplarıyla katledilen öğrencilerken 10 yıl sonra 16 Mart 1988'de Halepçe'de 5000 Kürdün katledilmesine neden olan kimyasal ve biyolojik gazların sahibi yine ABD'ydi. Tüm dünyanın gözlerinin önünde gerçekleştirilen bu katliam karşısında ülkemiz işbirlikçi iktidarları ise tek bir ses dahi çıkarmadı. Çünkü katletmek genel politikalarından biriydi.
Genelde tüm halka gözdağı vermek için yapılan bu katliamların, faşist saldırıların özelde gençliğede ağırlık verdiği bilinen bir gerçek. Özellikle son bir yıldır üniversitelerde yaşanan eli satırlı, silahlı grupların saldırısına uğrayan devrimci, ilerici, demokrat ve kürt olduğu bilinen öğrencilere yönelik saldırılar üç beş faşistin alelade saldırılarından öte sistemli, planlı saldırılar olarak yaşamaya devam ediyor. İstanbul Üniversitesi'nde ki gibi afiş asan öğrenciler özel güvenlik görevlilerinin saldırılarına uğrarken elinde satır, silah bulunan faşistler okul içlerine girebilmektedirler. Geçtiğimiz dönem Ankara'da sivil polislerin korumasında 2-3 yerde aydı zamanlarda pusu atılarak kolları kesilen, kafasına zincirle vurularak hastanelik edilen öğrencilerden sonra bu dönem Mersin'de yaşanan faşist saldırı sonucu bir öğrencinin öldürülmesi bu saldırıların şiddetini arttırarak sürdüreceğinin de göstergesidir.
16 Mart katliamı da bu gün yaşanan katliamlar faşist saldırılar da halkı sindirmeye, susturmaya yöneliktir. 16 Mart katliamını sorumluları bu gün katletmeye, saldırmaya devam ediyorlar. Bizler öğrenci gençlik olarak 16 Mart'ı unutmayacağımızı unutturmayacağımızı buradan bir kez daha haykırıyoruz. Bu katliamları unutmamak anti-faşist mücadeleyi yükseltmektir. Katliamı yapanlardan hesap sormaktır.
16 MART'I UNUTMADIK UNUTTURMAYACAĞIZ!
FAŞİZMİ DÖKTÜĞÜ KANDA BOĞACAĞIZ
ANKARA GENÇLİK DERNEĞİ, DEMOKRATİK GENÇLİK DERNEĞİ, EMEKÇİ HAREKET PARTİSİ, EKİM GENÇLİĞİ, GENÇ DİRENİŞÇİ, MARKSİST BAKIŞ, ÖĞRENCİ KOLEKTİFLERİ, ÖZGÜR EĞİTİM PLATFORMU, SOSYALİST GENÇLİK DERNEĞİ, TÜM İLERİCİ GENÇLİK DERNEĞİ
