İlerici Gençlik Sayı:2
Madde Dünyası
Elektron ve protonun varlığı yüzyılın başından beri bilinmekteydi. 1932 yılında çekirdeğin diğer bir elemanı olan nötron keşfedildi. Daha sonra çekirdek içindeki proton ve nötronları bir arada tutmaya yarayan nükleer güçten sorumlu parçacıklar keşfedilmeye başlandı. Bu parçacıklar 1950 ve 1960'larda yeni hızlandırıcılar ve madde mikroskoplarında hadron seli olarak bilim adamlarının karşısına çıktı. Kısa süre sonra daha fazla hadron keşfedildi artık Latin harfleri hadronları adlandırmada yetersiz kalıyordu. Hadronların çoğalmasıyla bu yeni parçacıkların etkileşimi problemi ortaya çıktı.
Krizden Çıkmak da Çözüm Değildir!
Bizim genç kuşağımız kendini bildi bileli üç beş ekonomik kriz görmüştür herhalde. Belki sayısını tam olarak hatırlayamayacağımız krizler için anımsayabileceğimiz ortak bir noktanın olduğunu düşünüyorum. O dönemlerde yaşadığımız bunalımların cumhuriyet tarihinin en büyük bunalımları olduğu söylenirdi. Tıpkı bugünkü gibi. Her krizde tekrarlanan bir başka şey de iktidardakilerin tam bir yönetsel krize girdikleri ve ekonomik krizin artık bir devlet krizi haline dönüştüğüdür. Böylelikle muhalefetteki partilere, erken seçim yoluyla, iktidar olma şansı da doğacaktır. Tıpkı bugünkü gibi.
Geleneğimiz ve Geleceğimiz Üzerine
Kimim ben" sorusu insanı aydınlığa götüren yolun ilk adımıdır. "Nereden geldim; şimdi yolum nereye" sorusu ise, amaçlanan hedefin ilk basamağıdır. Bu sorular ilk bakışta soyut gibi gözükse de cevaplarının yaşamdaki karşılığı çok da somuttur aslında. Bu yanıtlarda hem dünün hem de yarının gerçekleri yatar. Siyasal, toplumsal mücadelelerde de hedefleri olanlar; hedeflerine, iddialarına ulaşmak için çaba sarf edenler en başta bu yanıtları açık ve net bir şekilde ortaya koymak zorundadırlar.
Gençliğin Sosyalist Yığın Örgütü
Siyasal krizdi, erken seçimdi diyerek yine başladılar aynı tantanaya. Uyutulan, hep cüzdanından biraz daha "eksiltilen" olmak sadece büyükler için değil; bizler için, biz gençler için de alışıldık bir durum haline geldi. Kimse bu gidişin nerede noktalanacağını kestiremiyor. Arabanın nasıl ve ne zaman devrileceğine ilişkin tartışmalar sürse de, artık devrilmeme ihtimalinden bahseden pek kimse kalmadı gibi. Peki, ekonomik ve sosyal tablonun bütün bir Cumhuriyet tarihi boyunca hiç olmadığı kadar kötü bir durumda bulunduğu, ulusal ve uluslararası ölçekte pek çok dengenin toz duman içinde yitip gittiği bu dönemde, yaşanan bütün toplumsal problemlerin birincil mağdurları arasında bulunan ülke gençliği nerede?
Sivas Katliamını Unutma!
Çorum, Maraş ve sonunda Sivas: 2 Temmuz 1993. Tıpkı Çorum ve Maraş'ta olduğu gibi Sivas'ta da gerici-faşist güçler önceden tasarlanmış bir katliam planını sahnelemek için alanlardaydı... Katliam öncesinde aradan geçen yıllara rağmen halen daha- "kimliği belli olmayan" kişilerce dağıtılan ve altında *"Müslümanlar" imzası bulunan bir bildiride Alevilerin İslam'ın düşmanları olduğunu; onları ve onlarla birlik olanları yok etmenin "Müslümanlık" görevi olduğu ve "kâfirlerin" Sivas sokaklarında ellerini kollarını sallayarak dolaştıkları vurgulanarak, insanları -Müslümanlığın gereğini yerine getirme günü adıyla!- katliama hazırlamışlardır.
Bir Depremin Sonrası;Bir Depremin Öncesi
Onun gücünün ve yıkıcılığının farkına 99 yılının 17 Ağustosu'nda vardık. Adı tarihe Marmara depremi olarak geçti. O günden sonra ise onun korkusuyla yaşamaya başladık. Bilim insanları ise o kara günden bu yana yaptıkları açıklamalarla korkularımızı büyütmeye devam ediyorlar. Bir deprem daha mı? Adapazarı ve Gölcük depremlerinin yaralarını bile saramamış olan bölge halkı için bu yeni depremin önemi daha da büyük. Nasıl olmasın ki? Avrupa'nın en gelişmiş şehirlerinde bile yaşandığında hasarlara neden olabilecek büyüklükte bir depremin Avrupa standartlarının çok altında bir altyapıya sahip olan bu şehirlerde meydana gelme ihtimali insanın tüylerini diken diken etmek için yetiyor da artıyor. Böyle bir deprem sonrasında yaşanacak trajedinin boyutunu kestirebilmek için kâhin olmaya gerek yok.
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO): Çocuk İşçisiz Bir Gelecek
Çocuk işçisiz bir gelecek başlıklı Uluslararası Çalışma Örgütünün yeni raporunu keşfettiğimde buna ilk tepkim olumlu yöndeydi. Raporun başlığı sonunda her şeyin daha iyiye gittiğini gösteriyordu. Fakat metinde yer alan istatistiksel verileri ve ayrıntıları daha yakından incelediğimde tekrar gerçek dünyaya döndüm. Rapor çocuk işçiliğinin en kötü uygulamaları hakkındaki, Anlaşmanın 182.maddesinin sıkı bir şekilde uygulanması ve Anlaşmanın bütün devletlerin isteğiyle hayata geçirilmesi gerektiğini göstermesine rağmen, gerçekler alarm vericiydi. Rakamlar gayet açık bir şekilde gösteriyor ki çocuk emeği sömürüsünün en kötü biçimleri ile mücadele hükümetlerin ve hükümet dışı sosyal örgütlerin çabalarına rağmen, bu tür hak ihlallerine (küçük yaşta çocuk çalıştırılması) maruz kalan çocuk sayısı, daha önce tahmin edilenden, çok daha yüksektir. ILO'nun verilerine göre 5 ile 7 yaş arasında yaklaşık 180 milyon çocuk bu tür sömürünün en kötü biçimlerinin hedefi olmaktadırlar. Çocuklar (fuhuş, küçük yaşta orduya katılma, kölelik ve hizmetçilik) gibi tehlikeli ve yasadışı işlerde çalıştırılmakta. Her sekiz çocuktan biri bu çalışma koşullarının hedefi konumundadır.
Futbol, Ekonomi ve Siyasi "Nabız"
Günümüz Türkiyesinde sorunlar hiç bitmediği gibi her geçen gün bunlara yenileri eklenmekte. Sizlerin de bildiği bu sorunların bazılarını elimden geldiğince açarak anlatmak niyetindeyim. Malum herkesin bildiği gibi Haziran'dan beri futbolla yatıp futbolla kalkıyoruz. Türkiye'nin Dünya Kupası maçlarında hiç beklenmedik derecede iyi sonuçlar alması ülke gündeminin de bir anda futbola endekslenmesine neden oldu. İlk bakışta sevindirici olmalıymış gibi gözüken bu durum halk adına pek de öyle olmadı. Çünkü alınan her galibiyet, atlanılan her turun ardından benzinden, şekere, elektrikten, telefona kısaca her şeye akıl almaz zamlar yağdı. Eee ne de olsa şampiyonluğa doğru koşuyorduk... Geçenlerde gazetelerde yazdığına göre bu duruma ilişkin olarak gelen sorular üzerine Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş: "Zaten bu zamlar; futbolla olmasaydı bile başka bir şeyle de yapılırdı. Ama gene zam yapılırdı." ifadesini kullanmış.